Biri sessizliği boğarcasına konuştu. “Susturuculu bir el silah sesi” dedi, sakin ve soğuk sesiyle… Bu karaktersiz odada bulunan dokuz kişiden sadece o duymuştu, susturulamayan vızıltıyı…

Dimdik bir adamdı. Elindeki tabancası, odadaki en dikkat çekici objeydi. Ayak bileğine bağladığı siyah bıçağı da biraz dikkatli bakıldığında, bu karartıda dahi fark edilebilirdi.

Son birkaç dakikadır orada öylece oturuyor ve gözlerinin altındaki izlerle yorgun görünmesi gerekirken hiç de öyle durmuyordu, o adam…

Nefes alışı duyulmuyor, gözleri keskin bakıyordu kapı altındaki hareketsiz gölgeye… Her an hareket edebilir ve içeri birileri girebilirdi. Ben dâhil, odadaki hiç kimse konuşmuyordu. Sessizce öğretmenlerini dinleyen öğrenciler gibi bu adamın gözlerini dinliyorduk; Sessiz, çok sessiz…

Nasıl bu kadar farklı dokuz kişi bir araya gelmiştik… Bugün nasıl oluyor da onca koşuşturma içinden sıyrılıp da bu esrarengiz paradoksun içinde yitik bulmuştuk her birimiz her birimizi… Odada birazdan içeri girecek adamı bekliyorduk? Tuhaf…

“Şşii…” dedi biri… Yüzü seçilmiyordu… “Ayak sesleri…” dedi aynı ses ve sustu…

Herkes odadaki tek tabancalı kişinin gözlerine bakmaya devam etti, belki de aralarındaki tek savaşçı o olduğundan, tüm bu “bilim insanı” çömezlerini o korumakla mükellefti…

Genelkurmaydaki komutanları onu görseler gurur mu duyarlardı onunla yoksa dalga mı geçerlerdi şu düştüğü çaresiz haliyle…

Yok yok, hiç öyle bir şey olmamıştı; Komutanlarını dalga geçerken hiç görmemişti o… Belki de odada oldukları son yarım saattir tek bir ciddiyetsizlik bu yüzden bu adamın suratında yoktu. Ciddi ve disiplinliydi. Öyle görmüştü, öyle yaşıyordu. Kaşları hep çatık ve karanlıktı. Yüzündeki bu ifade hangi savaş esnasında yerleşmişti simasına…

Dışarıdan gelen adım sesleri temkinliydi. Gerginlik ve telaş vardı odada. Birazdan kapı açılacak ve karşılarına çıkacak olan karartı odayı aydınlığa bulayacaktı.

Silahlı adam ayaklandı, sırtını duvara verdi ve odadakilere eğilmelerini, gizlenmelerini sessiz ve tek bir el hareketiyle anlattı. Sanki operasyona çıkmış profesyonel askerdiler de yıllardır kullandıkları bir işaret diliydi bu…

Sessizlik hâkimdi, nefes almaya utanan soluksuzların bulunduğu odada…

Oda saniyeden saniyeye soğuyor, kişilerin nefesleri duman oluyordu sessizce. Kapının kolu canlandı, hafifçe hareket etti. Silahlı adam tetikte, gözleri içeri girecek olanın görünecek ilk noktasındaydı. Hafif aşağı doğru inen kapı kolu durdu, öylece hafif baskı görmüş ve başını eğmiş bir şekilde bir süre bekledi kapı kolu. Dışarıdaki elini bırakmamıştı. Tek bir hata herkesin hayatına mal olabilirdi. Tek bir hata geleceğin ne hale geleceğini bir saniyede öğretebilirdi, gelecekten habersizlere…

Bir gölge belirdi kapının küçük dikdörtgen ve buzlu camında… Bir silah gölgesiydi bu! Biraz önce bir kişinin duyduğu o susturuculu silahın gölgesiydi bu. Şimdi hepimiz duyuyorduk o karanlık sesi. İşte görünmüştü, canımızı sıkan o silahtı işte bu gölgenin sahibi… Silahın namlusu cama hafifçe yaklaştı ve deydi. “Tık” diye bir ses duyuldu. Ardından bir “tık” daha… Dışarıdaki adam silahın namlusunu cama değdiriyor ve “tık tık, tık” şeklinde bir şifre gönderiyordu içeriye.

Dokuz kişiden sadece birisi bu mesaja anlam verebildi hatta bunun bir ileti olduğunu anlayabildi. Silahını yavaşça aşağı eydi içerdeki… Kapı hafifçe aralandı. İçeri bir karartı süzüldü. İçerdeki diğerleri dehşetle seyrettiler olanları, habersizdiler tüm bu olanlardan ve hatta olacaklardan…

Tüm hikâye o an başlamıştı, “bir” ile başlayan tüm hikâyeler gibi, O’nun adıyla sıfırdan bir sesle başlamıştı… Tüm karanlık mesajlara cevap verilmesi için sorulmuştu…

“Dokuz kişi misiniz?” dedi içeri giren atkısını boynuna dolamış adam. “Evet” dedi muhatabı. “Yamtar Hareketi’nin mucidi burada mı?” diye sordu gururlu ve onurlu bir sesle atkılı adam. “İçlerinde” dedi sert asker sesiyle cevap veren. Gülümsedi atkılı adam ve hangisi olduğunu tahmin edecekmiş gibi hızlı bir göz attı karanlık simalara… Henüz görmemişti mucidi ve tanıyamadı da hangisi olduğunu… Acelesi olduğundan pek vakit ayıramadı da bu göz gezdirme işine… Ama ilk fırsatta tanışacak ve bu onura ulaşacaktı…

Ya da hiç tanışamayacaktı…

“Gitmeliyiz!” dedi kısık haykıran sesiyle atkılı adam.

Sert bakışlı askerin son hatırladığı ses de tam olarak buydu işte. Yıllar sonra “Kırmızı Tuş”un açılışı, bu adamın adıyla yapılacak ve ona hitaben dünya televizyonlarının her birinde canlı yayın ile ilan edilecekti.

Şöyle denilecekti tek bir televizyon kanalını dahi dışında bırakmayan canlı yayın, radyolar ve tüm gazeteler ile aynı anda, tüm internet ağı tek bir açılışı yayınlarken: “Bugün uçmağa varışının üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen Kürşad, ölümsüzlüğü ile bizlerle… Kırmızı Tuş’u onun anısına açmaktan onur duyuyorum” Bir süre sessizlik olacak ve Kırmızı Tuş ne işe yaradığını tüm dünyaya o gün ilan edecekti.

İşte bu cengâver askerin son duyduğu insan sesi atkılı adamın çağrısıydı… Dışarı çıkarken atkılı adam, yiğit Kürşad ve diğer dokuz kişi, bir sis bulutu almıştı Kürşad’ı… Sirenler çalıyor, bot sesleri ve havayı yarıp geçen kurşunların sesleri duyuluyordu…

Tüm kalabalığın üstünden süzülüp gelen kurşunlardan birisi Kürşad’ın kalbine isabet edecek oradan sekip yüreğinin derinliklerinde kaybolacaktı. Kürşad’ın aklında işte tam o sırada; iki kızı, oğlu Volkan ve tek yoldaşı karısı Sakine vardı.

Ömrünü devletine adayan bir adamdı o ve şimdi yine devleti için girdiği mücadelede hayatını bu soğuk odaya sererken gözlerinden özlem akıyordu cana değil canana… İşte güneş açıyor ve o sımsıcak güne başlıyordu, yüzünde o gülümseme vardı, hani o; mutlu olunca kazanılan ifade… İşte o gülümseme…

Atkılı adam ve yanındaki dokuz kişi; gece karanlığında ayrılırken Taş Saray’dan, geride kalan tüm düşmanlara Kürşad yetmişti… Saray basılmış ve zaten geri dönmemek için oraya giden Kürşad sonsuza kadar orada bekleyeceği günlerin ilkine başlamıştı, elinde silahı ile…